-
Mehmet Yüksel
Tarih: 18-09-2025 15:07:00
Güncelleme: 19-09-2025 09:16:00
Türkiye ekonomisi son dönemde sık sık programlar, hedefler ve yol haritalarıyla gündeme geliyor. Geçtiğimiz günlerde açıklanan Orta Vadeli Program (OVP), önümüzdeki üç yıl için ekonomik hedefleri ortaya koydu. Büyüme 2025’te %3,3, 2026’da %3,8, 2027’de %4,3 olarak öngörülüyor.
Enflasyonun ise 2027’de tek haneye inmesi bekleniyor. Kâğıt üzerinde tablo umut verici, fakat vatandaşın yaşadığı gerçeklik bu rakamları destekler nitelikte değil.
Enflasyon hâlâ %30’ların üzerinde ve sokaktaki hayat pazar fiyatlarından elektrik faturalarına kadar bu gerçeği gösteriyor.
İşsizlik oranı %8 düzeyinde açıklansa da genç işsizlik ve güvencesiz çalışma yaygın. Merkez Bankası’nın sıkı para politikası, enflasyonu kontrol etmeyi amaçlasa da reel sektörde maliyet baskısı yaratıyor.
OVP’de ihracata özel vurgu dikkat çekiyor. İhracatın 2025’te 273,8 milyar dolara çıkacağı hedeflenmiş. Ancak ithalat projeksiyonları, dış ticaret dengesinde hâlâ ciddi açıkların süreceğini gösteriyor.
Üstelik net ihracatın büyümeye katkısının ancak 2027’de pozitif olacağı öngörülüyor. Yani kısa vadede ihracatçılar açısından tablo parlak değil. Kur politikasındaki belirsizlik ve yüksek maliyetler de ihracatçıların işini daha da zorlaştırıyor.
Programda Ar-Ge, yeşil dönüşüm ve yüksek katma değerli üretim gibi önemli hedefler yer alsa da asıl mesele bunların hayata geçirilme biçiminde. Çünkü vatandaşın gözü rakamlardan çok, kendi cebinde hissedeceği iyileşmede olduğu oldukça açık.
Sonuçta mesele sadece hedef koymak değil; güven tesis etmek. Verilere, politikalara ve yönetime duyulan güven artmadıkça, en parlak rakamlar bile topluma umut veremez.
Türkiye’nin ihtiyacı kâğıttaki hedeflerle sokaktaki ve mutfaktaki gerçeği birbirine yaklaştırmak. Aksi hâlde OVP, diğerleri gibi bir “kağıt program” olmaktan öteye geçemez.
TÜİK verilerine göre enflasyon %32-33 seviyesinde. Net rakam söylersek Ağustos 2025 verisi %32,95 olarak gerçekleşti.
Yetkililer, bunun önümüzdeki süreçte bunun hızla aşağı çekileceğini söylüyor. Ama sokaktaki vatandaş için enflasyon sadece bir istatistik değil; sürekli yükselen gıda fiyatı, artan kira, zor ödenen fatura demek. İnsanların hafızasında “düşecek” sözü o kadar çok söylendi ki artık güveni yeniden inşa etmek kolay değil.
Resmi verilere göre ekonomi %4,8 büyüyor. Bu kulağa iyi geliyor ama büyümenin kaynağına baktığımızda tüketim ağırlıklı olduğunu görüyoruz.
Üretim ve yatırımların katkısı sınırlı. Yani ekonomimiz, hâlâ borçlanmaya ve dış kaynağa bağımlı bir büyüme modeline yaslanıyor. Böyle bir model, dış şoklara en küçük dalgada savrulmaya müsaittir.
İşsizlik %8 seviyesinde açıklanıyor. Kağıt üzerinde düşüş var; ama genç işsizlik oranı hâlâ çift hanelerde ve üniversite mezunu binlerce genç iş bulamıyor. Ayrıca kadınlarında iş gücüne katılım oranı düşük. İnsanların “işsiz değilim” demesi, çoğu zaman düşük ücretli, güvencesiz işlere mahkûm olmalarıyla mümkün oluyor.
Türkiye’nin ekonomik sorunları sadece rakamlarla çözülecek meseleler değil. Bugün en büyük eksik, güven.
Vatandaş devletin açıkladığı verilere güvenmiyor. Yatırımcı politika değişmezliğine güvenmiyor. Gençler yarınlarına güvenmiyor.
Oysa ekonomi sadece faiz, kur, enflasyon meselesi değildir; en temelde bir güven meselesidir.
Türkiye ekonomisi için önümüzdeki dönemin en kritik sorusu şu: “Hedeflere mi inanacağız, yoksa gerçeklere mi bakacağız?”
Kağıt üzerindeki programlarla sokaktaki hayat arasındaki makas kapanmadığı sürece, en parlak büyüme rakamları bile vatandaşın gözünde anlamını kaybeder.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, sadece yeni hedefler değil; güven veren, şeffaf, öngörülebilir ve halkın cebinde hissedilen politikalar.
Aksi takdirde, umut hep kâğıtta kalır, gerçek ise sokakta ve mutfakta can yakmaya devam eder.
MEHMET YÜKSEL
İŞ ADAMI